Bir şehri tanımak için tabelalarına, binalarına ya da nüfusuna bakmaya gerek yok.
O şehrin gerçekte ne olduğunu anlamak için kaldırımlarına bakmak yeterlidir.
Çünkü kaldırımlar, bir kentin insana ne kadar yer açtığının en açık göstergesidir.
Kozan’da her gün neredeyse aynı manzarayla karşılaşıyoruz:
Kaldırıma park etmiş araçlar,
kaldırımı dolduran masa-sandalyeler, tezgâhlar, lastikler, kasalar, klima motorları…
Yani kısacası kaldırım her şey için var ama insan için yok.
Sonra ne oluyor?
Yaşlılar, çocuklar, engelliler, bebek arabası süren anneler mecburen yola iniyor.
Araçların arasından yürümeye çalışan insanlar…
Bir anlık dikkatsizlikte yaşanacak bir kazanın bedeli ise çoğu zaman tek kelimeyle özetleniyor:
“Keşke.”
Ve her kazadan sonra aynı cümleyi kuruyoruz:
“Olacağı varmış.”
Oysa bu kader değil.
Bu, günlük hayatın içinde normalleştirdiğimiz bir ihmal biçimi.
Kaldırım bir lüks değil, temel bir haktır.
Tıpkı su gibi, elektrik gibi, yol gibi.
Ama bizde kaldırımlar adeta sahipsiz bir arsa gibi görülüyor.
Kim ne isterse koyuyor, park ediyor, işgal ediyor.
En acı tarafı da şu:
Bu durum artık kimseyi şaşırtmıyor.
Kimse dönüp “Bu doğru mu?” diye sormuyor.
Bir dükkân önüne sandalye atınca “müşteri”,
bir araç kaldırıma çıkınca “kolaylık”,
ama bir yaya yolda yürüyünce “tehlike” oluyor.
Terslik tam olarak burada başlıyor.
Kozan gibi gelişmek isteyen bir şehirde,
insanlar arabadan kaçıp arabaya çarpılma riskiyle yürüyorsa
orada sorun asfalt değil, zihniyettir.
Çünkü kaldırım;
arabanın gölgelik alanı değildir,
dükkanın deposu değildir,
esnafın vitrini değildir.
Kaldırım, sadece ve sadece insanındır.
Bugün bir insan kaldırımdan inip trafiğin içine karışmak zorunda kalıyorsa,
orada mesele sadece bir yol sorunu değil, bir şehir meselesidir.
Çünkü şehir; arabaların rahat ettiği değil, insanların güvende olduğu yerdir.
İnsan yürüyemiyorsa, şehir büyümüyor demektir.
Sadece genişliyor.
Beton artıyor ama hayat daralıyor.Kaldırım yoksa şehir vardır denemez.
Çünkü şehir dediğin şey,
önce insanın ayak bastığı yerdir.

