HÜSEYİN ERCİYES


KENTİN NİMETİNİ YİYİP SORUMLULUKTAN KAÇANLAR

Bir kentin etinden, sütünden, suyundan, havasından faydalanmak kolaydır.


Bir kentin etinden, sütünden, suyundan, havasından faydalanmak kolaydır. Zor olan, o kente karşı sorumluluk taşımaktır.
Bu şehirden ekmeğini kazanacaksın, rızkını bu toprağın ekonomik damarlarından sağlayacaksın. Sonra da kendini kabul ettirmek için her yüzü güldüren bir maske takacaksın. Cenazede en önde, düğünde en neşeli, hasta ziyaretinde en duyarlı… Fotoğraf karesine girmek için mesai harcayanlardan olacaksın. Kentin “hatırı sayılır”larıyla yan yana gelince göğsün kabaracak. “İyi adam” denmesini seveceksin. Alkışlar hoşuna gidecek, ilgi tatlı gelecek.
Ne zamana kadar? İşler tıkırına girene kadar. Sonrası malum… Maskeler düşer, aynalar buğulanır. Dedikodu bir hobi olmaktan çıkar, ana mesleğe dönüşür. Oturduğun yerden şehir planlaması yapılır, insanların hayatlarına izinsiz girilir. Sözde bilgelik, gerçekte kibir konuşur. Ama iş sorumluluğa geldi mi, herkes bir anda yabancılaşır. “Ben onlardan değilim.” “Beni yanlış anladılar.” “O onu demiş, bu bunu söylemiş…” Peki sen bu kent için ne söylüyorsun? Bu şehre dair derdin ne?
Unutulan bir gerçek var: Bu şehir sahipsiz değil. Bu kentin gecesini bilmeyenler, gündüzüne hükmetmeye kalkamaz. Sokağın sesini duymayanlar, kader yazmaya heves edemez. Bir büyüğün dediği gibi: “Ne oldu mori, sana da sorarlar.” Bu şehir, kendini kurtarıcı sananları çok gördü. Ve hepsini, zamanı gelince kendi aynasıyla baş başa bıraktı.