Son zamanlarda tanıklık ettiğimiz akran zorbalığı vakaları, artık “endişe verici” olmanın çok ötesinde. Bu yaşananlara başka bir kelime bulmakta zorlanıyorum,çünkü ortada yalnızca bir sorun değil, derin bir çöküş var.
Çocukların birbirine zarar verdiği, şiddetin yaşı küçüldükçe büyüdüğü karanlık bir dönemden geçiyoruz. Ahmet Mazangi’nin yaşadıkları henüz hafızalardayken, yarası bile soğumamışken Atlas’ın bıçaklanarak hayattan koparılması, bu çöküşün en acı örneklerinden biri olduğunun hepimiz tanığıyız.
İki isim…
İki çocuk…
İki yarım kalan hayat…
Ve geride kalan çaresizlik…
Bu acı tabloya son olarak Adana’dan gelen bir haber eklendi. Çevrim içi bir oyunda başlayan tartışma, gerçek hayatta bir kabusa dönüştü. Yemek yeme bahanesiyle buluşmaya çağrılan 17 yaşındaki bir lise öğrencisi, otomobilde alıkonularak darbedildi. Üstelik saldırı anları kayda alındı. Olayla ilgili 3 kişinin tutuklanmış olması, yaşananların vahametini hafifletmiyor, aksine ne kadar derin bir çürümenin içinde olduğumuzu bir kez daha yüzümüze vuruyor.
Bir zamanlar “çocuktur, kavga eder barışır” denirdi. Çocuklar küser, sonra aynı oyuncağın başında gülerek buluşurdu. Bugün ise bir tartışma, bir bakış, bir söz telafisi olmayan sonuçlara sürükleyebiliyor. Artık çocukluk dediğimiz o güvenli alan yok. Yerini öfkeye, tahammülsüzlüğe ve kontrolsüz bir şiddet kültürüne bıraktı.
Daha da ürkütücü olan, kötülüğün yaş tanımıyor oluşu. “Çocuk” kelimesi artık masumiyetle yan yana anılmıyor. Şiddet küçük ellerde büyüyor; büyüklerin ihmaliyle besleniyor. Sosyal medyada normalleştirilen zorbalık, sokakta görmezden gelinen şiddet, evde bastırılan öfke… Hepsi bir araya geldiğinde telafisi olmayan sonuçlar doğuruyor.
Bu noktada sorumluluğu yalnızca çocuklara yüklemek büyük bir yanılgıdır. Asıl soru şudur: Biz yetişkinler ne yaptık, ya da neyi yapmadık? Görüp sustuk mu? “Bizim zamanımızda da olurdu” diyerek mi geçiştirdik? Yoksa gerçekten durup dinledik mi çocukları? Onlara güvenli alanlar, sağlıklı iletişim ve net sınırlar sunabildik mi?
Akran zorbalığı yalnızca okul koridorlarında yaşanan bir mesele değildir; bu, toplumun aynasıdır. Gücün alkışlandığı, merhametin zayıflık sayıldığı bir dünyada çocuklardan başka türlü davranmalarını beklemek gerçekçi değildir. Şiddetin dili, en hızlı onlarda karşılık bulur.
“Ne halden ne hale geldik” demek yetmiyor artık. Bu cümle bir serzenişten öte, bir yüzleşme çağrısı olmalı. Çünkü her kaybedilen çocuk, geleceğimizden kopan bir parçadır. Ve biz bu kayıpları yalnızca haber başlıklarında okuyup geçtikçe, bu karanlık biraz daha derinleşiyor.
Artık geç kalmadan şunu kabul etmeliyiz:
Susmak çözüm değil.
Görmezden gelmek masum değil.
Ve “çocuktur” demek, bugün hiçbir yarayı iyileştirmiyor.
Çocukluğu yeniden koruyamazsak, yarın konuşacak bir toplum da bulamayacağız.
Ebeveynlik sadece karnını doyurmakla ,cebine harçlığını karşılamakta sağlanmıyor.Ahlaki değerleriyle örtülmesi gerekiyor.
Sevgilerle