Dilrubam!
Beyhude çabalarımın temeli…
Sana böyle bir mektup yazmak, bildiğin tüm acıları masaya sermek gibi… Her bir cümlesi ayrı bir acı, her bir satırı ruhumda bir derin çizik…
Eskiden dudaklarımdan dökülürken kalbimi yerinden oynatan, canımı yakan, şimdiyse bir yabancının adını okur gibi, soğuk, hissiz ve hükümsüz bir duygu adın…
En çok şikâyet ettiğin şeyden, her anını merak etmekten artık vazgeçtim.
“Nerede, kiminle, ne yapıyor?” "Acaba başına bir şey mi geldi?" sorularını zihnimin en ücra köşesindeki tozlu raflara kaldırdım. (Cevapların canımı yakmasından değil, artık cevabın hiç bir şeyi değiştirmeyeceğini bildiğimden.)
Biz seninle, aynı kitabı okuyup bambaşka yerlerin altını çizmişiz meğer.
***
"Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın,
Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın,
Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı;
Beni bensiz bıraktın; beni sensiz bıraktın."
***
Hani; “Bir gün…” diyorduk ya!
“Kavuşacağız bir gün!”
Her ezanın ardından dualar edip, bir an önce gelmesi için yakardığımız o bir gün…
Meğer hiçbir takvimde yokmuş.
Bunu anlamak, ölümü kabullenmekten daha zormuş.
Sana dair kurduğum cümlelerin öznesi düştü, yüklemi devrildi.
Şimdi seni anlatmaya kalktığımda, kelimeler boğazıma değil boşluğa diziliyor.
(Tuhaf değil mi? Bir zamanlar varlığınla dolup taşan bu yürek, şimdi yokluğunu bile anlamıyor.)
***
"Kader diyemezsin,
Sen kendin ettin.
Aşkıma sevgime,
İhanet ettin.”
***
Okuyacakların ne intikam ne yalvarış cümleleri…
Sadece sana ve bize dair bir son söz.
Bu, sana bir veda mektubu da değil.
Veda, tekrar karşılaşma ihtimali olanlar içindir.
Bu, bir elveda…
Bir tutanak.
Bir enkazın altından ikimizin de sağ çıkmadığının, arama kurtarma çalışmalarının sona erdiğinin resmi raporu…
Faili meçhul bir cinayet değil bu; faili belli, maktulü 'biz' olan, zaman aşımına uğramış bir dava.
Sen benim hem katilim hem de maktulümsün.
(Bir insan kendini öldüreni bu kadar çok sever mi? Severmiş... Ben bu yaşta, bu kırık dökük halimle öğrendim bunu.)
Şimdi gidiyorum.
Hem de öyle bir gidiyorum ki; ayak seslerim bile duyulmayacak ardımdan.
Gölgesinde dinlendiğim ağaçları kestim ben.
Hatıranı sakladığım sandıkları ateşe verdim.
Küllerini de o çok sevdiğin rüzgâra savurdum.
Dönüp arkana bakma.
***
"Birden çıktım viraneden,
Koşa koşa indim kumsala.
Acı acı sövdüm sonra,
Yüzümü kırbaçlayan rüzgâra
***
Biz seninle, aynı gökyüzüne bakıp farklı şehirlerde ıslanan iki mülteciyiz şimdi.
Ayrılıktan sonraki her arayış, bir umuttu. Her umutsa yeni bir hayal kırıklığı oldu.
Sen hayal kırıklıklarımı topladın, avuçlarıma bıraktın.
Ben o kırıklarla yaşamaya da alışırım.
Şimdi öğrendiğim tek şey var: Bazen gitmek, kalmaktan daha çok sevmektir.
Seni beklemek değil, kendimi yok saymaktı beni yoran şey.
En çok yıpratansa, belirsizlikti.
Gelgitlerin, dengesizliklerin ve bu aşka yönelik kararsızlığındı içimi kemiren.
İnatla senden vazgeçmemek için elimden geleni yaptım ama sen daha inat çıktın; beni kendinden vazgeçirdin.
***
"Şimdi artık göz yaşları gereksiz, akmamalı.
Alışmalı kendi yaramızı kendimiz sarmaya.
Şimdi artık kelimeler yetersiz, anlamı yok.
Yitirmişiz anılarla beraber, faydası yok.”
***
Sen bir daha bulamayacağın bir sevgiyi kaybettin.
Bugüne kadar bir daha hiç kimsenin sana göstermeyeceği sevgiyi.
Senin kara kışını ilkbahar bilen adamın sevgisini...
Herkes seni hor görürken, görmezden gelirken, ötelerken, kimse sana hak ettiğin kıymeti vermezken birisi çıktı ve seni başının üzerine çıkardı.
Çok güzel sevdi seni.
Tüm ilgisini sana yönlendirdi, seni her şeyin merkezi yaptı.
Sen, bu ilgiyi kaybettin.
Her şeyi rahatça konuşabildiğin çok iyi bir dostunu kaybettin.
Hatalarında bile seni savunan, dünyaya karşı sana arka çıkarak; “O, benim!” deyip göğsünü siper eden birini kaybettin.
Sen, ne olursa olsun sana sahip çıkacak, her hatanı rahatça anlatabileceğin ve ne olursa olsun "Hallederiz" diye karşılık alacağın birisini kaybettin.
Dedim ya; Sen, bir daha asla bulamayacağın bir sevgiyi kaybettin.
Bense neyi kaybettim, biliyor musun?
Bir insanı sonunu düşünmeden, deli gibi sevebilme duygumu,
Bir insana tüm sevgimi verebilme güvenimi kaybettim.
Bu hikâyenin sonu yıllar önceden belliydi aslında
Bile bile yürüdüm ayrılığa…
Çünkü seninle bir adım atmak, başkasıyla koca bir ömür yaşamaktan güzeldi.
Seçimimdim sen. En bilinçli, en delice, en akılsızca seçimim…
Sana; “Gidecek başka yer arama, sen zaten evsin” dedim.
Anlamadın.
***
"Geçti artık sevgilim.
Bir daha dönmem geri.
Güldürmedin gözlerimi,
Sevdiğim günden beri.”
***
Sen sevilmeyi hiç bilmiyordun benden önce. O kadar fazla sevilmemişsin ki, benim sevgim sana çok ağır geldi. Alışmadığın bir şeydi birisinin seni bu kadar önemsemesi.
Bu yüzden, seni suçlamıyorum ama affetmiyorum da.
Biriktirdiğin bütün bahanelerin, bütün mazeretlerin, bütün “olmadı”ların cebinde kalsın.
Bir gün birilerine anlatırsın belki;
“Beni çok seven biri vardı” dersin. “Ama ben kıymetini bilemedim.”
O gün söylediğin sözlerin beni senden koparacağını biliyordun.
Sana bunu söylediğimde kabul etmedin.
Zaten sen hiçbir zaman hiçbir hatanı kabul etmedin ki…
Biliyorum. Vicdanını rahatlatmak için her zamanki gibi kendine suç bulmayacak,
Mağduru oynayacaksın yine.
"Ne yaptım ki ben?" diyecek, kendini aklamaya çalışacaksın.
Başını yastığa koyduğun andaysa kalbin senden hesap soracak.
Geceler boyu ağlayacaksın ama geri dönüşü olmayacak.
Yıllar sonra…
Ben yaptıklarım için pişman olmayacağım ama sen yapmadıkların için büyük pişmanlık duyacaksın.
***
"Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme artık. Neye yarar?"
***
Sana yazarken kelimelerim titremiyor artık.
Eskiden kalem kâğıda değdiğinde alev alırdı satırlar.
Şimdiyse bir küllenmişlik, bir vazgeçmişlik siniyor harflerin arasına.
Merak ediyorum; hiç mi sızlamaz sol yanın?
Birini özlemek nedir biliyor musun?
Onunla yaptıklarını ve yapamadıklarını düşünüp dahasını istemektir.
Sen yaptıklarımızı düşünerek avunurken yapamadıklarımızı düşünerek kahrolacaksın.
Bizim düşlerimizi başkalarıyla yaşasan bile yanında ben varmışım gibi hissedeceksin.
Her geçen gün daha çok özleyeceksin.
Çünkü her yaşadığın şeyde beni düşünecek, benim sevgimi arayacak ve bir daha asla seni böyle seven bulamayacaksın.
"Kızıyordu, kıskanıyordu, küsüyordu, çok konuşuyordu ama herkesten ve her şeyden çok seviyordu beni" diyecek ve daha çok özleyeceksin beni.
O zaman, işte tam da o zaman, bu mektubu hatırla.
***
"Bülbülün lalezardan neden kovulduğunu,
Bu hayal zindanını yıktığım gün hatırla.
Balığın susuz kalıp suda boğulduğunu,
Acılar evreninden çıktığım gün hatırla."
***
En çok konuşmak istediğim insan sendin. Çok şey vardı sana anlatacağım.
Bütün yaralarımı teker teker açmıştım önünde.
“Bak!” demiştim.
“Burası kimsenin dokunmadığı yer. Burası hep kanar. Burası en çok senin ellerinin şifasını bekler.”
Sen o yaraları daha çok kanattın.
Düştüğüm yerden kalkmayı öğrenir miyim dersin?
Ben, bizi şimdiden çok özledim ama söz veriyorum;
Ne olursa olsun seni arayıp sormayacağım.
Artık susmam gerektiğini anladım.
Kendime döndüm ben.
Dinlenmem gerek.
Uzun bir yolculuktu, yoruldum.
Seni düşünmek yormuyor artık, bilmelisin.
Bir alışkanlık sadece.
Ne acıtıyor ne sızlatıyor.
Eski bir fotoğraf gibi duruyor öylece yüreğimde bir yerlerde.
Zamanla solacak biliyorum.
”Git!” dedin.
Gidiyorum.
***
“Yolunu beklerken daha dün gece,
Kaçıyorum bugün senden gizlice.
Kalbime baktım da işte iyice,
Anladım ki sen de herkes gibisin.”